Hayatın enteresanlıklarının bir heyelan edasıyla insanları kağıt gibi dümdüz yaptığı anlar olur. Olana anlam veremezsin, çünkü sen açık, şeffaf, sadece kendi menfaatini gözetmeden, kalbinin adaletiyle güvene dayalı bir yoldan ilerlemişsindir.
Gel zaman, git zaman bir de bakmışsın ki, güvene dayalı ilerleyen iletişim bir tarafa ağır gelmiş ve elindeki içi güven dolu cam fanusu nefsiyle çatlatarak, kırık cam parçalarını sana gelişi güzel fırlatmaya başlamıştır.
Sorarsın: “Eee, böyle konuşmamıştık. Ne oldu şimdi?” diye.
Karşı taraf aniden önce kör, sağır, dilsiz olur, ardından buhar olur ve en nihayetinde yok olur.
Bu bir Nasrettin Hoca hikayesi olsaydı, bu hikayeden ne çıkarırdık? Düşünelim.
Ben şöyle düşündüm:
Hani zalim, acımasız diye etiketliğimiz insanlar vardır ya. Dedim, işte bir zalim kolay yetişmiyor bu gezegende.
Tertemiz, en saf haliyle gözlerini bu dünyaya açmış bir bebeğin yolculuğunda ne kadar emek ! oluyor ki, işte o e emeklerin vücut bulmuş hali de acımasızlık oluyor demek ki diye düşündüm. Bu sadece bir bakış açısı.
Sonra düşünceler susmadı. O zaman gelelim diğer açıya.
%50 iyiysek, %50 kötüyüz aslında. Aslında buradaki “kötü” “görece kötü”. Yani size iyi gelen, karşı tarafa iyi gelmeyen. Buralar uzun.
Neyse, şunu sormaya başladım kendime.
Neden o %50’ye (iyi) tutundun? Ve neden o %50’yi (kötü) yok saydın?
Ben cevabını biliyorum aslında.
Şöyle söyleyeyim, zaten de biliyordum, ama demek ki bu bilgi bende ağırlıklı olarak entellektüel bilgi seviyesindeymiş.
Şimdi ise, bu bilgi entellektüel seviyeden operasyonel seviyeye sert bir iniş yaparak, benim üzerimde ciddi bir dönüştürücü etki yapmış bulunmakta.
E bu durumda artık saldım gitti diğer %50’yi de:)
Peki, siz olsanız ne yapardınız?
Hülya



